Güneş çoktan batmış, gölün etrafı gece lambalarının yaydığı kar beyazı ışıklarla çevrelenmişti. Dingin bir sessizlik vardı. Yalnız, donmuş gölün üstünde oynaşan çocukların şen sesleri uzaktan belli belirsiz yükseliyordu. Savaşın ülkenin üzerine bir kara bulut gibi yayıldığı şu günlerde, böyle huzurlu anlara pek denk gelinmiyordu artık.
İnsanlar, gölün etrafına serpilmiş ahşap oturaklarda dinleniyor, gecenin tadını çıkarıyorlardı. Oturanlar arasında güzeller güzeli iki sevgili de bulunuyordu. Erkeğin adı Mümtaz, kadınınki Sofya’ydı. Mümtaz uzun boylu, hafif esmer, kumral bir gençti. Pek iri sayılmasa da sağlıklı bir vücuda sahipti. Kadın ona göre biraz kısa, beyaz tenli, sarı saçlıydı.
İki genç insan birbirlerine sarılmış, bulutsuz gökyüzünü seyre dalmışlardı. “Hiç bu kadar huzurlu olmamıştım” diye fısıldadı adam. Kadın bunu duyduğuna sevinmiş olmalıydı ki, daha bir sokuldu adamın kollarına. Onun yanında kendisine hiçbir kötülüğün ilişemeyeceğini hissediyordu. Ama birdenbire keyfini kaçıracak düşünceler üşüşüverdi kadının aklına; “sensiz ne yapacağım ben” diye mırıldandı.
“Konuşmuştuk bunları. Aynı şeyi tartışıp duruyoruz. Hayallerimizi gerçekleştirebilmemiz için gitmem gerektiğini biliyorsun.”
“Gitmesen, Mümtaz! Başka bir çaresine baksak… Savaş üzerine nasıl bir gelecek kurulabilir ki? Savaş ölümden, gözyaşından başka ne getirir? Hem, hekimsin sen. Geri hizmetlerde de bulunabilirsin. Siviller arasında yapacağın hizmetler cephedekinden aşağı kalmayacaktır! Lütfen Mümtaz! Gitme!”
“Bunları düşünmedim mi sanıyorsun? Defalarca kafa yordum bunlara. Ama burada kalırsam beş parasız yaşamaya mahkûm olacağız. Oysa devlet cephe tabiplerine çok daha fazlasını ödüyor şu günlerde. Senden ayrı kalmaya bir gün dayanamam ama bazı şeyleri yapmaya mecburuz. Sen de biliyorsun bunu. Her şeyi ikimiz için planlıyorum. Her ayrıntıyı göz önünde bulunduruyorum ama ben bunlarla boğuşurken senin beni desteklememen canımı acıtıyor. Bir kez olsun, bir bildiği vardır deyip bana güvenemez misin?”
“Anlamadığın da bu! Senden başka kimseye güvenemem. Ama seni kaybedersem hayatın tüm rengi solacak gözümde. Beraberinde ruhumu da götürmüş olacaksın. Sadece bir beden kalacak geriye, yürüyen bir ölüden farkım olmayacak.”
Sofya Mümtaz’ın kollarından sıyrılarak uzaklaştı ondan. Bankın öte ucuna kaydı, dizlerini bağrına çekti. Kollarıyla sımsıkı sarıldı onlara. Mümtaz, başta öfkelenir olduysa da çok sürmedi bu. Bir tebessüm yayılıverdi yüzüne. Her defasında aynı şey oluyordu. Ne kadar kızarsa kızsın sevgilisinin yüzüne birazcık bakması içindeki fırtınayı dindiriyor, bir huzur hâkim oluyordu yüreğine. Dikkatli bakışları kızın masum, meleksi yüzünde tek bir kusur yakalayamıyordu. Çoğu kez kendi kendine “bir insanın hiç mi eksiği olmaz” diye soruyordu.
Şimdi karşısında, asık bir suratla gölü seyreden şımarık bir kız oturuyordu. Soğuktan burnu kıpkırmızı olmuştu. Alnını uzun süre omzuna yaslamış olduğundan, şakağı pembeleşmişti. Mümtaz, onun yanındayken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu. Acaba ondan uzaktayken nasıl olacaktı? Zaman, yine böyle su gibi akıp gidecek miydi? Yoksa ondan uzaklaştıkça yavaşlayacak ve kavuşma vakti gelip çattığında ayrılan sevgilileri yeniden bir araya getirmek istercesine hızlanacak mıydı? Kız, yaklaşıldıkça etkisini artıran bir çekim merkezi gibi, zamanı etrafında burgaç misali savuruyordu adeta.
Geri döndüğünde her şeyi bıraktığı gibi bulabilecek miydi? Tanrı biliyor ya araya mesafelerin girmesini hiç istemiyordu. Ama Sofya için düşlediği hayatı gerçekleştirebilmek için elindeki tek fırsattı bu. Cephede geçireceği birkaç yıl eline yüklü bir para geçmesini sağlayacaktı. Belki bir ev alırlardı, ufak da olsa bir bahçeleri olurdu. Evet evet! Bir bahçeleri olmalıydı! Kızlarıyla orada oynayabilmeliydiler. Hep bir kızı olsun istemişti Mümtaz. Eşine duyduğu aşkı ona da duyacaktı.
Ama ne zaman bir çocuğu olduğunu düşlese içini bir hüzün kaplıyordu. Gelecekteki güzel günlerin sonunu şimdiden görüyor, buruklaşıyordu. Sırf bu yüzden, çocuğum olmasın dediği anlar oluyordu. Ama ansızın gülümseyiverdi. Sofya’yla aynı hataya düştüğünü fark etmişti. “Güzel anların son bulmalarından daha acı olanı, onların kıymetini bilmemektir” diye düşündü.
Sofya hala surat asıyordu. “Gel buraya” dedi Mümtaz, kollarını açarak; “üşüyeceksin.” Kızın huysuzluğu üzerinde olsa da sevdiği adama karşı koymadı. Onun bu huyu Mümtaz’ın oldum olası hoşuna giderdi. Sofya, kırılsa da Mümtaz’ın ellerini hiç bırakmaz, kavga etseler de hep ona sarılarak uyurdu. Adam kızın gönlünü almak için yanağına bir öpücük kondurdu. Teninin soğukluğunu dudaklarında hissetti ve ona daha bir sıkı sarıldı.
“Söz veriyorum,” diye mırıldandı; “her şey çok güzel olacak. Hayallerimizdeki gibi…”
Sofya öfkelenmişti; “Bıktım senin şu hayallerinden” diye iç çekti; “hayal kurmaktan usanmaz mısın sen? Ben hayallerdeki gibi bir hayat istemiyorum. Aptalca bir arzu bu… Ben sadece sorunsuz bir hayat istiyorum Mümtaz. Ama sen bunu anlamamakta ısrar ediyorsun.”
Mümtaz derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Donuk gözlerle bakakaldı. Yutkundu. Söyleyecek bir şey bulamıyordu. Sofya, ansızın belirip hiçliğe karışan bir bıçağı yüreğine sokup çıkarmıştı sanki. En zayıf noktasından vurmuştu onu; hayallerinden… Oysa Mümtaz, aldığı her nefesi o hayaller için almış, hayatta sadece o hayallere tutunmuştu. Sofya’nın etrafında şekillenmiş hayallerdi bunlar ve şimdi Sofya o hayalleri kendi elleriyle yerle bir etmişti.
“Hep aynı konuşmalar Mümtaz,” diye yineledi Sofya, “bıktım artık. Ben konuşmak ya da hayal kurmak değil, yapmak istiyorum. Oysa sen her konuşmamızda hayallerinden söz edip duruyorsun. O hayallerde hep mutluyuz, huzurluyuz. Evet, güzel şeyler bunlar ama artık yetmez mi?”
Her şey son bulacak… Mümtaz bu düşüncenin ağırlığını yeniden duyumsadı ruhunda. Sofya’nın sık sık yinelediği sözler geldi aklına; “bir gün son bulacak bir hikâyeye başlamanın ne anlamı vardı?” “Bir gün öleceğiz diye, hiç yaşamamak mı gerek” diye yanıtlardı onu Mümtaz ve hep o aynı sitemle karşılaşırdı; “zaten pek yaşadığımız söylenemez.”
Mümtaz, aklına gelen bir düşünceyle irkildi. Geleceği düşlemekten, anın tadını çıkaramıyordu. Sofya’nın bir bakıma haklı olduğunu düşündüyse de bunu ona söylemek istemedi.
Sofya hala öfkeliydi. “Gidiyorum Mümtaz,” dedi, “biraz dinlenmem gerek.”
“Son gecemiz bu, unuttun mu? Birlikte olacaktık hani?”
“Unutmadım! Ama yalnız kalmak istiyorum.”
“Yarın görüşürüz öyleyse. Seni seviyorum.”
Sofya sırtını döndü, ellerini paltosunun cebine soktu, evinin yolunu tuttu.
________________
Mümtaz, çantasını bir kere daha kontrol etti. Son birkaç dakikadır bunu kaç kez yinelediğini anımsamıyordu bile. Sofya’dan hala haber yoktu. Tren garına gelmeden önce evine uğramış, kapısını defalarca çalmış, kendisinden ses çıkmayınca “belki benden önce gara gitmiştir” diye düşünmüştü. Oysa onu ortalıkta göremiyordu. Peron, yakınlarıyla vedalaşabilmek için gara doluşmuş olan insanlarla doluydu. Yanı başında birkaç asker aileleriyle vedalaşıyor, biraz ileride tıknaz bir kadın anaokulundan topladığı kalabalık bir öğrenci grubunu vagona sığdırmaya çalışıyordu. Mümtaz’ın gözleri her yerde Sofya’yı arıyor, bulamıyordu.
“Neden?” diye sordu kendi kendine. Sofya! En sürtüşmeli zamanlarımızda bile kucağımda uyuyan kadın! “Neden?” Onu son gördüğü anı anımsadı. Sırtını dönüp gitmişti! “Neden?”
İçine büyük bir sıkıntı çökmüş, elden ayaktan kesilmişti. Öylece etrafına bakınıyor ama ne gözleri görüyor ne kulakları işitiyordu. Bir savaş alanında gibiydi. Etrafında bir et yığını garın koridorlarında dalga dalga dolanıyor, o bütün bu insan kalabalığı arasında sevdiği altın saçlı kadını arıyordu.
Tren kalkmak üzereydi. Cephe hattına giden son trendi bu. Belki aylarca yeni bir sefer yapılamayacaktı. Yine de Sofya’yı görmeden trene binmemeye karar verdi Mümtaz. Az sonra kapılar kapanacak, iş işten geçmiş olacaktı. Bunun telaşıyla harekete geçti, soran gözlerle her yerde onu aradı.
Sonra bunun Sofya’nın bir oyunu olabileceği geldi aklına. Gitmemesi için yapıyordu bunu. Onu görmeden gidemeyeceğini biliyordu. Çantasını sırtına aldı, peronda vagonları izleyerek yürümeye koyuldu. Kimi nişanlısıyla, kimi oğluyla, kimi abisiyle vedalaşıyor, bütün bir ülke savaşa giden son trene el sallıyordu. Cepheye koşan askerler, kendisine sığınacak bir yer arayan savunmasız sivillerle aynı vagonları doldurmuştu. Kapılar kapandı, acı bir düdük öttü. Tren, yolcularının kimini ölüme, kimini ölülerinin ardından ağlayacağı güvenli limanlara taşımak üzere harekete geçti.
Mümtaz karmaşık duygular içindeydi. Bir yandan hayallerine veda etmenin acısını duyuyor, öte yandan sevgili Sofya’sını yeniden görebilecek olmasının sevincini yaşıyordu. Kalabalığı yararak hızla yürümeye koyulduğu sırada ufak bir çocuk paltosunu çekiştirdi.
“Bayım, bayım!”
“Ne var ufaklık?”
“Bir hanımefendi bu mektubu size vermem için beni tembihledi.”
Mümtaz, çocuğa şaşkınlıkla baktı. Üzerinde ikinci vagon yazan orta yerinden özenle katlanmış kâğıdı eline aldı. Yüreği deli gibi atıyordu. Tren gardan çıkmak üzereydi. Mümtaz, hızla ikinci vagona koşturdu. Çantası ağırlık yaptığı için onu sırtından atıverdi. Elindeki kâğıt rüzgârdan açılmıştı. O kısacık yolda Mümtaz’ın aklına birçok düşünce üşüşmüştü. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Sofya’yı uzaktan belli belirsiz fark etti. İkinci vagondaydı. Mümtaz çılgın gibi koşuyor, vagona yetişmeye çalışıyordu. Sofya onu görmüştü. Ayağa kalktı, yüzünü cama yaslandı. Veda eder gibi bir hali vardı. Yapma diye haykırdı Mümtaz, acıyla, sesi boğazında düğümlenmiş, bir hıçkırık olmuştu; yapma diye yineledi. Tren etrafı kapkara bir dumana boğarak hızla gözden uzaklaştı.
Mümtaz elindeki kâğıda bakakalmıştı. Gözyaşlarını kolunun tersiyle sildi. Gözleri satırlar üzerinde kaymaya başladı.
Sevgili Mümtaz!
Senin yüreğin, hayatta karşıma çıkan en saf ve temiz şeydi. Bu acı dolu hayat senin gibi narin kişiler için değil. Aynı şekilde, bu acınası kadın da sana layık değil. Çok denedim fakat yapamadım Mümtaz. Seninle geçen her dakikam o kadar huzurlu ve güzeldi ki… Ama içimi kemiren duygulardan kurtulamadım. Senin olmadığın bir dünyada yaşayabileceğimi sanmıyorum. Seni kaybetme korkusu beni delirtecek noktalara geldi. Kurtaramadım kendimi bu kuruntulardan. Sonumuzu düşünmekten, sensizliği düşünmekten yoruldum artık. Senin gibi güzel bir insanı kaybetmek benim taşıyabileceğim bir acı değil. Yaşadığımız tüm güzellikler, sensizliğin vereceği acıyı artırıp durdu. Buna bir dur demek istedim.
Kalbi temiz sevgilim. Mutlu olmayı hak ediyorsun. Ben bu düşüncelerle kendimi zehirleyip dururken seni mutlu edemem. Bir başka kadının seni mutlu ettiğini düşlediğimdeyse içim parçalanıyor. Fakat ikimiz için de doğru olan bu. Umarım kendin kadar saf ve temiz bir insan çıkar karşına. Beni unutma! Sana sevmeyi öğreten kadını! Bir kadını nasıl seveceğini biliyorsun artık!
Beni görmeden trene binmeyeceğini biliyordum! Seni savaşa gönderemezdim. Bu iğrenç şeyler sana göre değil! Bizim için gidecektin Mümtaz! Ölmeyi bile göze almıştın! Benim fedakâr sevgilim!
Kendine iyi bak. Başarabilirsen mutlu ol.
Sevgilerle! Sofya!